İlk yazısı ile okurlarının karşısında: “Ne Oldu Bize?..”

Paylaş:

Şule Bayri, yazıları ile bu köşede sizlerle buluşuyor. Bayri, haftalık yorumlarında zaman zaman hayatı sorgularken; insanlığın huzur, mutluluk ve erdem gibi değerlere ulaşma ile bu değerleri koruma çabasında edindiği bilgi ve tecrübeleri siz okurları ile paylaşacak.

Şule Bayri – Biyografi

Şule Bayri, Sakarya’da doğmuş; eğitim yaşamının tamamını Adapazarı’nda tamamlamış, ardından güvenlik, girişimcilik, sanat ve medya alanlarında zengin bir kariyer çizmiş çok yönlü bir isimdir. Kökleri polislik mesleğine dayanan ailesinin ardından aynı mesleği seçmiş; emeklilik sonrasında ise kendini eğitim, güzellik, sanat ve habercilik alanlarında yeniden var etmiştir.

Eğitim ve İlk Kariyer

İlk, orta, lise ve yüksek öğrenimini doğduğu şehir Sakarya’nın merkezi Adapazarı’nda bitiren Bayri, genç yaşta amacını netleştirerek Balıkesir Polis Okulu’na girmiş ve buradan mezun olmuştur. Böylece babasının izinden giderek polislik mesleğine adım atmıştır. Mesleki hayatı boyunca toplumsal olaylara yakından tanıklık eden Bayri, bu deneyimleri ilerleyen yıllarda kalemine yansıtan gözlem gücünü de bu dönemde kazanmıştır.

Polislik kariyerinin son görev yeri İzmir’de emekliye ayrılan Bayri, kamu görevinden ayrıldıktan sonra bambaşka bir alana yönelmiş; eğitim ve güzellik sektöründe hem danışmanlık yapmış hem de işletme sahibi olarak girişimcilik kimliğiyle tanınmıştır.

Sanat ve Medya Yolculuğu

Hayatının önemli bir bölümünü resim ve müzik gibi sanatsal faaliyetlere ayıran Şule Bayri, memleketine dönüş kararı alarak Sakarya’ya yerleşmiş ve sanatsal çalışmalarına burada kaldığı yerden devam etmiştir. Sakarya’da medya sektöründe faaliyet gösteren ağabeyi Levent Bayri ile birlikte, Sakarya Haber Ajansı’nda genel koordinatör olarak görev üstlenmiştir. Bu görev, onun medya dünyasındaki aktif temsilinin başlangıcını oluşturmuştur.

Bunun yanı sıra sivil toplum alanında da aktif rol üstlenen Bayri, Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği (TİNGADER) Sakarya Şubesi genel sekreterliği görevini yürütmektedir. Araştırma haberciliği ve röportaj çalışmalarını aralıksız sürdüren yazar, Sakarya’nın gündemini yakından takip eden çok sayıda habere ve röportaja imza atmıştır.

Yazarlık Kimliği

Köşe yazılarıyla okuyucularıyla buluşan Şule Bayri, haftalık yorumlarında zaman zaman hayatı sorgulamakta; insanlığın huzur, mutluluk ve erdem gibi değerlere ulaşma ile bu değerleri koruma çabasında edindiği bilgi ve tecrübeleri paylaşmaktadır. Polislik mesleğinden kaynaklanan toplumsal olaylarla ilgili deneyim, gözlem ve tecrübelerini kalemine aktaran yazar, araştırmacı gazetecilik sorumluluğuyla, basın ahlak kuralları ve medya etik değerlerine saygılı bir üslup benimsemektedir.

Okuyucularıyla bir “gönül köprüsü” kurma gayesinde olduğunu belirten Bayri, yazılarında toplumsal değer erozyonuna dikkat çekmekte; özellikle nesiller arası fark, aile terbiyesi ve toplumsal ahlak konularında samimi ve düşündürücü tespitler ortaya koymaktadır. İlk yazısı “Ne Oldu Bize?” bu yöneliminin tipik bir örneğidir.

Öne Çıkan Özellikleri

Şule Bayri’nin portresini çizen temel özellikler şöyle özetlenebilir:

Çok yönlülük: Kamu hizmetinden girişimciliğe, sanattan medyaya uzanan geniş bir deneyim yelpazesi.

Toplumsal duyarlılık: Polislikten gelen gözlem gücü ve sivil toplum çalışmalarındaki aktif rolü.

Sosyal değer vurgusu: Yazılarında huzur, mutluluk, erdem, saygı ve ahlak gibi evrensel değerlere vurgu yapması.

Etik habercilik anlayışı: Araştırmacı gazetecilik ve basın etiğine bağlılığı.

Samimi ve düşündürücü üslup: Okuyucuya ayna tutan, içten bir anlatım dili.

“Ne Oldu Bize?..”

Bazen bir parkta oturup etrafı seyrediyorum. Yanımdan geçen gençlere bakıyorum. Sonra yıllar önceki gençliğimizi hatırlıyorum. O günlerle bugünü yan yana koyduğumda, içimden tek bir cümle dökülüyor:

Ne oldu bize?..

Biz, büyüklerimizin yanında bacak bacak üstüne atmaya çekinen bir nesildik. Annemizin bakışı, Babamızın nasihati bize yeterdi. Bayram sabahları büyüklerin ellerini öpmek, komşunun kapısını çalmak, mahallenin yaşlısına koluna girip yolun karşısına geçirmek, elindekini taşımak, bize kimsenin zorla yaptırdığı davranışlar değildi. Bunlar, Aile ocağında öğrendiğimiz terbiyenin ve binlerce yıllık kültürümüzün sessiz mirasıydı.

Bugün ise sanki başka bir dünyanın içindeyiz.

Özgüven adı altında büyüklere karşı ölçüsüz, ukala tavırlar sergileyen, “Ben bilirim” anlayışıyla hareket eden çok gençler görüyoruz. Oysa gerçek özgüven; saygıyı elden bırakmadan, kendini ifade edebilme olgunluğudur. Saygının olmadığı yerde ne sevgi yeşerir ne de huzur barınır.

Sokaklarda dolaşırken yırtık pırtık kıyafetlerin moda diye benimsendiğini görüyorum. Elbette insanın ne giyeceğine kimse karar veremez. Ancak insanın dış görünüşü de taşıdığı kültürün sessiz bir aynasıdır. Bir milletin örfü, âdeti ve estetik anlayışı da kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Moda gelir geçer; fakat kimlik kaybolursa geriye sadece bir boşluk kalır.

Daha da acısı, birçok anne ve babanın kendi evinde sözünün tesirini yitirmiş olmasıdır. Çocuğunu kırmaktan korkan, onların esiri olmuş anne babalar, zamanla onlara yön vermeyi de bırakıyor. Evlerde aynı sofraya oturan insanlar, aynı gönülde buluşamıyor. Herkes aynı odada ama farklı ekranların içine hapsolmuş durumda. Göz göze bakmanın yerini ekranlar, sohbetin yerini kısa mesajlar aldı.

Sonra haber bültenlerini açıyoruz…

Şiddet…

Uyuşturucu…

Akran zorbalığı…

Suça sürüklenen çocuklar…

Bir annenin gözyaşı, bir babanın sessiz çığlığı, toprağa düşen nice umut…

Her haberin ardından içimiz biraz daha sızlıyor. Çünkü kaybettiğimiz sadece bir evlat değil; geleceğimizden kopan bir parçadır.

Ama bütün gençlerimizi aynı kefeye koymak da büyük bir haksızlık olur. Bu ülkenin dağlarında nöbet tutan, laboratuvarlarda gece gündüz çalışan, kitapların arasında geleceğini inşa eden, alın teriyle ekmeğini kazanan, bayrağına ve vatanına gönülden bağlı pırıl pırıl gençleri de var. Onlar, bu milletin en büyük umududur.

Öyleyse mesele gençleri suçlamak değil; onlara nasıl bir dünya bıraktığımızı sorgulamaktır. Ve ebeveyn olarak gereken doğruyu, dürüstlüğü ve ahlakı öğretememektir.

Biz çocuklarımıza telefon vermeyi, tablet almayı, marka giydirmeyi görev bildik; ama aynı özenle örfümüzü, âdetimizi, vicdanı, merhameti, saygıyı ve utanmayı aktarabildik mi?.. HAYIR…

Belki de kaybettiğimiz şey tam da budur.

Unutmayalım ki bir milleti ayakta tutan yalnızca köprüler, yollar ve yüksek binalar değildir. Bir milleti ayakta tutan; Anne duası, Baba nasihati, komşu hakkı, büyüğe saygı, küçüğe sevgi ve ortak değerleridir.

Eğer bunları kaybedersek, en büyük zenginliklerin bile bize huzur vermesi asla mümkün değildir.

Gelin, birbirimizi suçlamayı bırakalım.

Çocuklarımızın elinden tutalım.

Onlara sadece meslek değil, ahlak da öğretelim.Ama önce biz doğru olalım.

Sadece başarıyı değil, vicdanı da anlatalım.

Çünkü yarınlarımızı kurtaracak olan sadece teknoloji, moda değil; karakter sahibi nesillerdir.

Ve bir gün, çocuklarımızın gözlerinin içine gururla bakabilmek istiyorsak, bugün hep birlikte aynı soruyu cesaretle sormalıyız:

Ne oldu bize?..

Ve daha da önemlisi…

Bizi biz yapan değerleri yeniden nasıl ayağa kaldırabiliriz?..

Yani özetle önce Sen doğru olacaksınki, doğru nesiller yetişsin..

Esen kalın..

Paylaş:

Bir yanıt bırak